SORU-008


Hayvanlar sahiplerini seçer derler ya, yine öyle oldu. Minik mi minik, tombul mu tombul bir kız çocuğu kalelerimize dayandı. Boyuna bakmadan baş ettiği hastalıklar da vardı. Minik tombulun evimize giriş izinleri için müzakereler veterinerler eşliğinde geceyarısını saatler geçene kadar sürdü. Sonuç olarak artık evde iki insan dişisi, iki kedi dişisi yaşıyor. Şans getiresice tombul!

Bugün diyorum ki kendimizi öven de yeren de biz olalım. Ne bu başkaları tarafından onaylanma takıntısı canım! Eşeliyorum eşeliyorum, altından hep babam çıkıyor. Ben küçükken babam sağolsun bana hep hedefler koyuyordu. Bana güvendiğinden, daha iyisini yapabileceğimi bildiğinden yapıyordu bunu ama hedefler de öyle her çocuğun boyuna göre olmuyordu. Bütün arkadaşlarıma cep telefonu alınmıştı, -ne yapacaksak o sırada telefonda, internet falan da yok- ben de istiyordum bir telefonum olsun. Bizde niye yoh!?! Babamın cevabı: “Dersanedeki deneme sınavında tüm soruları doğru yaparsan alırım.” İyi bir öğrenciydim ama tüm soruları doğru yapmak çok abartılı bir çıtaydı. Bunun bendeki tezahürü ne olsa beğenirsiniz? Arkadaşlarımın sadece var oldukları için sevildiği, benimse bu sevgiyi hak etmeye gücümün yetmeyeceği. Al sana ömür boyu insanlar beni takdir etsin diye çırpınmalar, Instagram’a koyduğun fotoğrafa gelsin diye beklediğin beğeniler, bakınca alkışlasınlar diye yaptığın sporlar…
Like da dislike da bugün kendimizden. Babacığım pardon, ben biraz kendimi alkışlayacağım. Kendi karnıma da kendi yumruğumu kendim vuracağım.

SORU-008
KENDİNİZDE EN BEĞENDİĞİNİZ VE EN BEĞENMEDİĞİNİZ 3 ÖZELLİK NEDİR?

  • Azimliyim.                 
Bir şeye niyet ettiysem onu gerçekleştirebilmek için elimden geleni yaparım. Artık ana hedefimi ulaşılabilir ufak hedeflere bölmeyi de öğrendim. Babamın yaptığı hata havucu en uzağa koymaktı. Ben kendime motivasyonumu arttıracak, kendimi geliştirmem gereken ama başarabileceğimi bildiğim hedefler koyuyorum. Hedefe ulaşmak için neler yapmam gerektiğini belirleyip bir de tarih belirliyorum. Hedefe ulaşamazsam da nedenlerini analiz edebiliyorum. Alkışlar bana!

  • Düzenliyim.
Evim de düzenlidir, üstüm başım da, bütçem de, zamanım da… Bu özelliğimin de babamdan geldiğini düşünüyorum. O da tertipli, planlı bir adamdır. Hayatımın düzenini bildiğim zaman kendimi güvende hissediyorum. Güvenli alanın dışına çıkmak yeni şeyler öğrenmenin en güzel yolu, ama o alanın dışına çıkabilmek için önce güvenli alanını tanımlayabilmek gerekiyor. Alanımı tanıyorum, alkışımı alayım!

  • Olumluyu görmeye gayretliyim.
Her işte vardır bir hayır. Her şey olması gerektiğinde olur. Her şey insanlar için. Konuya hepimiz hakimiz sanırım. Biraz tevekküle dönük bir ruh hali. Baktık bir yerlerde düğümlenmeler oldu, hemen sorumuzu soruyoruz: “Bu olaydan ne öğrenmem gerekiyor?” Sorun gibi değil de öğrenilecek bir ders gibi bakarsak düğüm oyuna dönüşüyor. Bu konuda kendimi terbiye etmeye çalışıyorum. Gayretime bile kocaman alkış!



  • Onaylanmaya ihtiyaç duyuyorum.

Destekleyicilere, motive edicilere, sevgililere bağımlı gibi yaşıyorum çünkü başarılı olduğumu birinin beni onaylamasından anlıyorum. Evde spor yapamıyorum mesela, ama yanımdakiler bana “aa o hareketi ne güzel yapıyorsun!” dediğinde görün siz beni bir de… Kendimi güzel bulmayı anca sevdiğim adam bana “sen ne güzelsin!” dediğinde becerebiliyorum. Kendimi alkışlamaktan tatmin olmuyorum babacığım.

  • Yetersiz olmaktan korkuyorum.

İlk özellikle çok ilintili bu da. O alkışı alabilecek kadar yeterli olmamaktan korkuyorum. Sevilebilecek kadar harika bir kadın olduğuma ikna olamadığım için sevdiğim adamın bana olan sevgisinden şüphe ediyorum mesela. “kadar” burada kilit kelime. Kadar varsa kıyas var. Kendimi başkalarıyla kıyaslayıp duruyorum.

  • Kendimi çok yoruyorum.

Yetersiz olmaktan korktuğum için her şeyi aynı anda ve en iyi şekilde yapmak istiyorum. Her şeyi kendi gelişimim için yapıyorum sözde ama bunları yapmak için en çok kendimden taviz veriyorum. İspanyolcayı kendimi geliştirmek için öğreniyorum ama araya birkaç iş girip de notlarımı temize çekmem gece yarısını bulunca uykumdan feragat ediyorum. Bana ekstraları verin, zaruriyetlerimi hemen feda ederim.
Share:
Devamı

SORU-007


Bugünkü sorumu ben çok beğendim. Gününüzün ne kadarı sizin kontrolünüzde, günü efektif kullanıyor musunuz, ideal bir gün sizin için nasıldır? Açalım ajandaları, bakalım neler oluyor?

SORU-007
ŞU AN HER İSTEDİĞİNİZİ YAPABİLECEK OLSAYDINIZ YİNE DE BUGÜN YAPTIKLARINIZI YAPMAYA DEVAM EDER MİYDİNİZ?

Sabah kalkma saatiniz ve şekliniz kesinlikle çok önemli. İstanbul’dayken iş yerim ile evim arası 60 kilometreydi, servis saat 6:00’da beni alıyordu. Servisi kaçırma şansım yoktu, 150 lira taksi parası vermeye benim yüreğim el vermiyordu. İdeal hazırlık sürem 45-50 dakika. Yani 5:15’te kalkmam gerekiyordu. Hava karanlık olduğu için vücudumu uyandırmak çok zordu, hele ki kışları ezandan önce, öyle söyleyeyim. Alarm çaldığında kedi bile zıplayarak uyanıyordu uykusundan. Erteleme butonu kaçınılmaz oluyordu. Ne olur ne olmaz 3 tane 5’er dakika erteleme olsa ilk uyandırılma tacizi saat 5:00’da. Gece yarısından önce uyumak çok mümkün olmadığı için zaten sürekli uykusuzluk çekiyordum. Uykum yetmemiş, alarm vücut saatimden önce çalmış, kendimi yataktan düşürüp banyoya gitmeyi başarabilmişim, aynada gördüğüm şeyden kesinlikle memnun değilim, hadi güne iyi başla şimdi!

Bana bu soruyu o zamanlar sormuş olsaydınız çok üzülürdüm. Şu anda saat 8’de ofiste olmam bekleniyor ama esneklik var, 8:20 benim psikolojik sınırım. Evimle işim arası yürüyerek 15 dakika. Saat 7 olmadan kendi kendime uyanıyorum. Kedi de rahata erdi sonunda gerine gerine uyanıyor. Acele etmeden hazırlanıyorum, kendimden emin çıkıyorum insan içine, güne hazır oluyorum. Şu an her istediğimi yapabilecek olsam güne yine böyle başlamak isterdim.

İnşaat sektöründeyim; sanatçı olacağımı sanıyordum, şantiyeci oldum. Sahada çalışıyor olsaydım ağlardım sanırım, iyi ki ofiste temiz pak oturuyorum. Ama şantiye ofisleri nasıl yerler biliyor musunuz? Eğreti. Çünkü bu geçici bir ofis, en ucuza mal edilecek şekilde yapılıyor. Her şey idareten. Işık da kötüdür, havalandırma da. Eğer her şeye gücüm olsaydı çalıştığım alanımın daha sıcak bir ortam olmasını isterdim. Gözümü yormayan bir ışık, daha yumuşak malzemeler, derli toplu, düzenli temiz, çalışanın konforuna önem verilen, iyi tasarlanmış bir çalışma ortamı.

Yemek konusunda kendimi şımartırdım. Yemek yapmayı sevmiyorum, vakit de ayırmıyorum. Bulaşığını da sevmiyorum. Sabah 11 gibi vücudum ilk besinini istiyor ama bir saat sonra öğle yemeği olduğu için vücudumu bekletiyorum. Kahvaltı yapmak yerine şantiyedeki öğle yemeğini yiyorum. Beklenmedik şekilde salata barı var, zeytinyağlılar falan da oluyor bazen; sefer tasım var, bir öğünlük salata alıyorum. İşten çıkmadan önce salatamı yiyorum. Akşam atıştırmalarına düşmemeye çalışıyorum ama biraz zayıfım o konuda. İtiraf da edeyim, eve gelince ya da dışarıda arkadaşlarla oturursak da o iki birayı yuvarlıyorum. Her şeyi yapabiliyor olsam bana güzel ve besleyici öğünler sağlayan bir firma ile anlaşırım. Şöyle damağımı şaşırtacak, karnımı doyurmak için değil de ruhumu doyurmak için yiyeceğim yemekler isterdim.

Kart yollamak gibi eski usül bir huyum var. Kart alan arkadaşlarımdan çok güzel geri dönüşler aldığım için bunu bir alışkanlığa dönüştürdüm. Yurtdışında bir arkadaşıma her ay mektup yazıyorum sanki Instagram’dan birbirimizi hiç görmüyormuşuz gibi. Bugünün yapılacaklar listesinde kartları postalamak vardı, bunu ideal günümde de yapardım.

Yazmak benim için kendimi öğrenme yolu, her şeyin olduğu günde bu blogun da günlüğümün de yeri büyük olurdu. Farkındalığımı arttırıyor ve yaşadığımı hatırlatıyor. Mutluluğun yazmakla kesin bir ilişkisi var.

Çalışırken ya da araba kullanırken dinlediğim podcast’ler var; genelde komik ve kafa dağıtan şeyler; onları da ideal günümde tutuyorum. Arkadaşlarımla yaptığımız whatsapp muhabbetleri de benimle kalıyor. Instagram'da ilham verici şeyler görüyorum, çok fazla şey öğreniyorum, hoşuma gidiyor; ama kıskandığım şeyler görüp de sinirim bozulmuyor değil. Facebook, twitter kullanmıyorum ama Instagram beni biraz yetersiz hissettiriyor. Yine de artıları eksilerinden fazla; sanırım ideal günüme Instagram'ı da alıyorum.

İş çıkışı spora gideceğim bugün. Her şeyi yapabiliyor olsam spor rutini de hayatımın bir parçası olurdu. Şu an haftada 3; her şeyi yapabiliyor olsam olsam her gün beni rahatlatan bir sporla uğraşırdım. Bir gün yüzmeye giderdim, bir gün bisiklete binerdim, 3 gün yine CrossFit, bir gün yoga, bir gün pilates; ama kendimi paralamak pahasına değil, vücudumun benden istediği kadar hareket ve ruhumun istediği kadar keyif içinde… Yüzmekten ya da bisiklete binmekten zevk alıyoruz biz, bunu spor için yapınca işkenceye dönüşüveriyor… Zevk için hareket ederdim.

Spor çıkışı bir arkadaşıma uğrayacağım. İdeal günümde sosyalleşmenin yeri de tabii ki çok büyük olurdu. Hatta minik şımarıklıklar yapıp şehir dışındaki arkadaşlarımı ziyaret edip dönebilirdim. Bir arkadaşımın doğum günü için günübirlik istanbul’a gidip gelmişliğim var, yapmadığım iş değil.

Bugün yok ama İspanyolca kursum var haftada 2 gün. Onu özel ders olarak alsam daha verimli olurdum. İspanyolca’dan sonra İtalyanca da çok kolay öğreniliyormuş. İdeal hayatımda bir sürü dil öğrenmeye çalışırdım. Dil öğrenmek, öğrenilen dilde düşünebilmeyi de gerektirdiği için yeni bakış açıları edinmemizi sağlıyormuş. Mesela biz geçmişten bahsederken arkada bıraktığımız bir şeyi tarif ederken, şu an hatırlamadığım bir dilde geçmiş üzerine çıktığımız bir şey olarak ifade ediliyormuş.

Günün sonunda evime gelip soyunup dökünüp kedimi koynuma alıp mışıl mışıl uyuyacağım. Kedim gırıltısı ve evim huzuru olan günün başını da sonunu da kesinlikle değiştirmek istemezdim.
Günün envanterini yapmak bir tür şükran egzersizi. Anneannemim bir lafı ile kapatıyorum sorumuzu:
“Bugünlerimize şükür!”

Share:
Devamı

Öğrenen Anne %13

13. gün. Pek yoktur öyle batıl inancım ama bugün "hastalık sezonu açılışını" kutladığımız çocuk doktorunda sıra beklerken, rastgele GEO dergisini karıştırıyordum ve karşıma "ölüm ve ölüm korkusu" hakkında şahane bir makale çıktı. Hatta öyle şahaneydi ki, hemen sıra gelirse bitiremem diye korkarak, sayfaların fotoğrafını çektim ki evde devam edeyim okumaya.

Ölüm konusu benim de çok takıntılı olduğum bir konu. Çocukluğumdan beri endişelendirir beni ölüm, ergenlikte tavan yaptı, sonra "aşırı dolu ve üretken" yaşadığımı düşündüğüm bir dönem çok azaldı ama annelikle birlikte yine hortladı. Tabii ölümden korkum da şekil değiştirdi, kendi çlümümden bencil nedenlerle korkmaktan çok, artık "geride kalan çocuklarım" ve "yarım bıraktığım işlerim, hedeflerim" konusuna odaklandım. Geride bir iz bırakmak değil de, şöyle dönüp baktığımda "güzel bir ömür geçirmişim beh" diye diye gitmek istiyorum, onu fark ettim.

Hedefler koymak da bu nedenle çok önemli benim için. O hedeflere ulaşmak müthiş bir mutluluk oluyor ama aynı zamanda işler yolunda gitmediğinde, hedeflerime ulaşma konusunda tembellik ettiğimde ya da bir şekilde beceremediğimde de büyük depresyon oluyor.. İşte bu, bence sorunlu bir durum.

Kendime önümüzdeki 100 gün için koyduğum hedefler bence çok zor hedefler değil, oldukça gerçekçi ve uygulanabilir bir planla da hareket ediyorum. Ama yine de mesela çocuk hasta olunca ve hedeflediğim günlük plana uyamayınca, bir rahatsızlık duyuyorum. Mesela iki gündür aslında çocuk uyurken Almanca çalışabilirim ya da spor yapabilirim ama boş boş oturup blogla ilgili pöstek sayma türü bir düzenleme yapıyorum ve bunu kendimi "rahatlatmak" için yaptığım halde, bana rahatsızlık hissiyle geri dönüyor. Neden bu böyle? Yani neden "gevşe ve sal ya, uygulayamadıysan uygulayamadın, yarın yeni bir gün, sallaaa" diyemiyorum?

Bir önceki yazımda dediğim gibi, "over-achiever syndrome" beni "birşeye baş koyduysam, onu yapabildiğim en iyi şekliyle yapmalı ve bitirmeliyim"e koşulladığı için.. Halbuki "denedim ve başaramadım, salla ya, takılma boşver, demek ki senlik bişi değilmiş" diyip geçebilmek ne kadar kolay olurdu.. Birşeyi başaramadığımda tabii ki ben de vazgeçiyorum ama üzerinde düşünüp durmaktan ve eninde sonunda kendimde bir hataya dayandırmaktan kurtulamıyorum. Misal: "Bugün Almanca çalışamadım, çünkü tembelim, ben asla bu Almancamı ilerletemeyeceğim"e kadar gidebilen bir karamsarlığa kapılıyorum. Halbuki bir psikolog olarak, bu kalıp yargıları fark ediyor ve bunların ne kadar saçma olduğunu çok kolay görüyorum. Bu düşünce tarzını nasıl değiştireceğimi de biliyorum ve genellikle uğraşıp sonunda kendimi bir şekilde su üstüne çıkarıyor, depresif kısırdöngüde kalmıyorum. Ama yine de otomatik olarak ilk düşüncem: "benim hatam". İşte bu otomatik düşünceden kurtulmak zorluyor beni. Yani daha "Almanca çalışamadım çünkü..." aşamasında "çünkü tembelim" değil "çünkü bugün kızım hastaydı ve benim kafam doluydu, bugün kendime biraz nefes arası vermek istedim ve iyi ki de verdim" diyebilsem.. O iş olacak. Ama "çünkü tembelim" dediğim her sefer, aslında bir sonraki sefer için kuyumu kazıyorum. Motivasyonum "ben tembelim" ile düşüyor, halbuki "bugün araya ihtiyacım vardı" ile kendime yüklenmediğim için etkilenmiyor.

Demek ki; öncelikle, plana programa uyamadığım günlerde kendime yüklenmeyi bırakacağım ve "bugün böyle geçti ama yarın başka bir gün" demeyi başaracağım. Bu hafta için hedefim bu.

Ölüm konusuna geri dönersek.. Anlamlı bir hayat yaşamak istiyorum, anlamı da hedefler olarak görüyorum. Ama "başarmak" bu hedeflere değer yüklüyor ve bu beni zorluyor. Hedeflerden değer anlayışını çıkarmak için ne yapılmalı? Ya da "anlamlı hayat" kavramı üzerinde biraz daha düşünmeli ve hedefler yerine "ana odaklanmak ve anı yaşamak" mı konmalı? Ama o zaman da "çal oynasın vur patlasın, keyifle yaşa fazla düşünme ve sığ ama mutlu bir insan ol" riski var...

Eeee? O zaman cevap şu mu olmalı: "hedeflerini keyif aldıkların olarak belirle"? Belki..
Share:
Devamı
,

GeCe- Planlarimiz Ne Kadar Gercekci


Merhabalar yeniden. Ilk yazimi yazdiktan sonra, haftasina gidisat raporu verecektim ama tabi ki mumkun olamadi. Neden dersen, cevabi kolay cocuklar, ek cikan isler vs.. seklinde bir suru mazeret siralayabilirim. Fakat dusununce isteseydim yapabilecegimi, daha dogrusu planlama yaparken goz onune almadigim seyler oldugunu farkettim.

Hedef koymak sanirim isin en kolay kismi, fakat hedefe dogru gitmek kisminda cuvalliyoruz. Dusununce hedefe giderken cizdigim (belki hepimiz icin gecerli bilemiyorum) yolun tam hatlariyla cizilmedigini farkediyorum. Kendi hedeflerim icin konusacak olursam, meslegimle ilgili okumalar yapacagimi soylemistim. Fakat bu okumalarin belirlenmesi, hazirlanmasi, print edilmesi gibi bir cok ufak detay var. Nedense bu detaylari isten saymayip atliyorum ve onlara zaman ayirmadigim muhletce (ki bu isin on hazirliklari bunlar, olmazsa baslayamam) baslayamiyorum. Birisi benim icin bu mucizeyi hayata gecirmeyecek, tamamen ben yapmaliyim, ve programimin icinde buna da zaman ayirmaliyim.

Bir diger goz ardi ettigim nokta, eger yapacagim is baska kisilerin de katkisini iceriyorsa, onlarin sartlarindaki mumkun belirsizlik ihtimallerini goze almak. Evdeki printerin kartusu bittiginden kocam is yerinden cikartacakti dokumanlarimi. Fakat ne oldu, kocam gecen hafta boyunca 5 gun evden calisti ve hic ise gitmedi, haliyle dokumanlarim hala yok. Bu hic mi hic planlamadigim birseydi. Alternatif bir plan hazirlayip hayata gecirebilirdim ama bunu da ben istemedim, cunku biliyorum ki alternatifi duzeltmek icin daha sonra yeniden zamana ihtiyacim olacak. (ornek uzerinden konusursam, eskisi gibi bilgisayardan okurdum, notlar alirdim ama daha sonra o notlari temize gecmem gerekirdi gibi)

Tabi bu ornekler cok basit oldu ama biraz daha dusununce her turlu meselede bu tip komplike ongorulmemis / plana dahil edilmemis / bosverilmis detaylar oldugunu farkediyorum. Ve bunlar cok basit bir sekilde cozulebilecek iken, belirsizliklerinin yarattigi etkinin hasari oldukca buyuk. Bir dahaki sefere bu ihtimalleri es gecmeyecegim.

Bunlar disinda hedeflerimden baslamak icin on hazirlik gerektirmeyenlerine basladim, rutinime kattim ve gayet memnunum. Ustelik bunu yapmak oyle kolay oldu ki, hala saskinim. Belki diger kisimlar da ilk asamayi gectikten sonra cok kolay olacak.

Hadi insallah.
Share:
Devamı

SORU-006


Sorumluluklarım konusunda takıntılı sayılabilecek kadar hassasımdır ama az bulunan fırsatlar yakalayınca rutinlerimi gözüm görmeyiveriyor. Her gün tekrarladığımız şeyler bizi biz yapıyor; en çok yaptığımız şeylere dönüşüyoruz. Yüzümüzün dönük olduğu yöne doğru sabit ivmeyle gelişiyoruz. Tekrarları bozma isteği uyandıran şeylerse bizim yaşam çizgimizde ani yükselmeler yaratıyor. Bunların düşüşü de bir o kadar hızlı oluyor genelde ama hani dönüp dönüp anlattığımız hikayeler vardır ya, onlar rutini bozduğumuz zaman başımıza gelenlerin içinden çıkıyor. Yazmayı planladığım yazılar aksadı ama pistin dışına çıkmıştım, demeye getiriyorum. Bu sırada işe de gitmedim, hatta bu sabah da bir saat geç geldim. Sporum da aksadı, İspanyolca kursum da… Çamaşır da yıkanmadı, bulaşık makinesi de hala boşaltılmadı. İspanyolcamı kendim çalışır toparlarım, evi dip köşe temizlerim haftaya, yığılan işler yüzünden bir iki gün sıkışırım ama kimse benim yüzümden vezir de rezil de olmaz. Ben sorumluklarımı yerine getirmedim diye dünya dönmeyi bırakmadı yani bu üç günde. O zaman soruyorum size:

SORU-006
10 YIL SONRA BUGÜN YAPTIKLARINIZIN YA DA YAPMADIKLARINIZIN HANGİLERİ ÖNEMLİ OLACAK?
Her yaptığımız şey önemli olacak galiba. Bir yerde okudum geçenlerde, mesela birini aradınız telefonu açmadı, söyleyeceğiniz şeyi bir kere daha düşünmeniz için bir fırsatmış bu durum. Bunu okuduğumdan beri aksiliklere fırsat gözüyle bakmaya çalışıyorum. Hani arabanız arızalanır, servise vermek zorunda kalırsınız, hay allah’tır, ama toplu taşıma kullanırken bir yaşlıya ya da bebekliye yardımınız dokunur. İşe yaramış hissedersiniz, insan olduğunuzu hatırlamanıza vesile olmuştur arabanızın bozulması.
Rutinlerimizle ördüğümüz hayatımız bir kazak olsun mesela, tekrar eden o iki ters-bir düz sizin kazağınızın ana deseni; yününüz mavi, şişiniz 8 numara, çıkacak sonucu aşağı yukarı tahmin ediyorsunuz. Kollarınızda sıkışıklık hissi sevmediğinizi fark ederseniz şöyle bol bol kollar örersiniz; boğazınızın soğuğa hassas olduğunu fark ederseniz, boğaz ekleyiverirsiniz. Bir gün kafanız başka yere bir kayar, aaaa iki sıra haroşa örmüşsünüz. O bizim kazağı farklı kılan, bizim yapan kısmı oluyor artık. İsterseniz bozun bir daha örün o iki sırayı ama şöyle bir üzerinize tutup bakınca aslında tam sizlik bir kazak olduğunu görmeniz çok muhtemel.
Bir de Japonların kırık eşyaları yapıştırarak tekrar kullandıkları bir sanatları varmış: Kintsugi. Kesin duymuşsunuzdur ama kırılan eşyaları altın renkli porselen tozuyla yapıştırıyorlarmış. Hem sahip olduğu şeyi bir çırpıda atacak kadar değersiz görmüyor, hem de altınla onarıyor hatasını. Sonuçta sadece o kişinin hatasına özel, eşsiz güzellikte bir vazosu, tabağı, kupası oluyor.
Rutinlerimi kırdım diye onlardan vazgeçmedim yani. Araya altın yaldızlı anılar serpiştirdim; enerji, motivasyon, ilham depoladım. Mavi kazağıma iki sıra pembe haroşa ördüm. Her gören arkadaşım o iki sırası pembe olan mavi kazağın hikayesini dinlemek isteyecek şimdi. Anlatacak hikayeler biriktirme fırsatını bana verdiğin için teşekkürler benim canım mavi kazağım.

Share:
Devamı

Kahve: Onikinci Gün (Nerde Çuvallıyorum?)


Yazıları sade - kısa tutmak istiyorum artık. Günlük daha sık ve güncel notlar tutabilmek için... Hadi işalağ!

Şu son günlerime damga vuran 'hayatı basitleştirmek' formülü, baya hoşuma gitti. Bir duysan 'ay bu yüzden mi hayatın karışmıştı' diyeceğin bir sürü şeyi, daha yeni yeni 'halledilir' hale getiriyorum. Bunlardan zaman zaman bahsederim, çünkü hallolan şeyler aslında çok minik adımlar eşliğinde halloluyor. Örneğin, şu gelişmesini beklediğim İngilizce. Aslında iyi durumda dilim. Fakat nasıl derler, ben İngilizce şakalar yapmak, usta kalıplar kullanmak ve hatta rahat akıcı çeviriler yapmak istiyorum. Bunu birden başarmak? Eğer ansızın kendimi ana dili İngilizce olan bir ülkenin topraklarında kesintisiz 6 ay yaşamak suretiyle bulmadıysam, biraz zor görünüyor. Ama minik adımlarla geleceğim bir yer olacağı garanti. İngilizcemi nasıl gıdıklıyorum, ayrı bir yazı konusu olsun.

Ben bugün, depolarımı eritirken nerelerde çuvallıyorum, ondan bahsedeyim.

Öncelikle, erken uyumak kısmında fena çuvalladım. Neden böyle bilmiyorum, o yatağa 22:30 itibariyle, hadi 23:00 olsun- girmek bana koyuyor. Peki havan kime kızım? Sabahın karanlığında, kalkan kim? Hatta bazı sabahlar kaldırılan kim? Ben. Gün içinde sürünen kim? Yine ben.

Gizli bir zevk alıyorum bundan. Uykusuzken, yaşamayı seviyor muyum, neyim? Fakat bu enerjisizlikle, depo boşalmaz sayın kendim. O uyku bana lazım.

12. güne gelene kadar çuvalladığım diğer konular:

  • Düzenli yazmak
  • Yeni kazanç mecraları bulmak
  • Youtube kanalı açma girişimi

Bu konularda henüz bir faaliyete geçemedim. Hatta komik ama, bana bu amaçla yeni laptop aldık. Bu ay 3. taksitini ödediğimiz, baya hızlı bir makine kendisi, çok efendi. Hala yeni makineye taşınamadığımı söylesem? Düzenli yazabilmem (şu an kullandığım makine baya ağır çünkü) ve yeni kazanç mecraları (mecra dediysek, benim evdeki dükkanı genişletmek, aynı iş aslında) için ihtiyacım olan iyi bir yatırım oldu kendisi. Fakat? Kutusunda, bekliyor dolapta. 

Youtube kanalı da, şöyle; aslında kendi kişisel içeriklerimin olacağı öznel bir kanal değil bu. Çocuklara yönelik içerik koyacağım ama önce bazı izinler almam gerekiyor. İşte o aşamalarda takıldım. 

Çünkü diğer tüm maddelerim, yani depomdaki kallavi ürünlerim; minik minik adımlarla eriyen şeyler. Bu maddeler için ise, bir günümü ayırmam ve hemen saatler içerisinde bitirmem lazım. Nedense bi 'hadi başla' düğmeme basamadım. Buralarda çuvalladım. Uyku konusunda ise, neyin peşindeyim gerçekten bilmiyorum. Yine bir şeyleri erteliyor muyum acaba? Kıllandım şimdi.

Neyse, ben bu hafta bu başlıklar üzerine düşüneyim ve harekete geçeyim. Ne demiş bir ünlü düşünürümüz 'çok konuşma da kak yap gız'

Yine yazıyı kısa tutamadım. Sadeliğin bu kadarı :D
Share:
Devamı
,

Kahve: Listelerin vazgeçilmezi, sağlıklı beslenme.




Sağlıklı beslenme diye yazılır, kim bilir ne diye okunur? 

Elde Var Bir
Herkesin sağlıklı beslenmeden anladığı başka. Komik boyutlarda başka hem de. Bu kadar somut bir konunun nasıl bu kadar farklı yorumu olur, inanamazsın. Üstelik piyasada dönen kaynaklar da tamamen aynıyken? Herkes aşağı yukarı aynı kişileri / kitapları / akımları takip ederken? Herkesin 'bu sağlıklı, bunu yi' dediği, kendini adadığı tip beslenme şekli nasıl bu kadar farklı olabiliyor? Şimdi bu gerçek bir yerde beklesin.

Elde Var İki
Bir başka gerçek de uzmanların kendi aralarında çok değişik mahallelere ayrılmaları. Birinin yücelttiğine, diğerinin tü kaka demesi. Berikinin aman uzak dur diye mimlediğini, şu taraftakinin 'olmazsa olmaz' demesi. Bu da bir kenarda dursun.

Elde Var Üç
Bir de aşırı bilgi akışı var, paylaşım trafiği var. Onlar her yerdeler! Sağlıklı beslenme tüyoları, çok bilmem ne yapıcı malzemelerle hazırlanan özel tarifler, yaş gençleştiren iksirler, hücre yenileyen içecekler vs. Uzmanlar, yarı uzmanlar, uzmanımsılar, sertifikalılar, ilgisi olanlar, kilo vermiş kendine özgüvenliler, doktorlar, dansçılar, mankenler, anneler- herkes deliler gibi tarif paylaşıyor, bir gıda seçeneğini parlatıyor ve bizi ordan oraya çekiştiriyor.

PEKİ?


Bunca karmaşanın arasında gerçekten kendi sağlık yolumuzda yürüyebileceğimizden emin miyiz? Herkesi dinlemeye ve anlamaya kalkarsak, nasıl bir gıda kirliliği / karmaşa ve israf olabileceğini düşünsene. Açıkçası bende sistem çöktü. Depoları boşaltma yoluna çıkarken, kafamda en çok da bu çöken sistemi toparlamak vardı. Fakat nasıl?

Kendimce bazı yöntemler belirledim. 

Birinci Kural: Hiçbir yerde sağlıklı beslenme mevzusunda ahkam kesme, kendi doğrularını sana sorulmadan durduk yere paylaşma (çok yapardım önceden)

İkinci Kural: Şu ana kadar öğrendiğin temel bilgileri uygula, onlar sana yeter.

Üçüncü Kural: Sosyal medyada, sağlık ve beslenme içeriklerini takip etme. Ya da sen en iyisi sosyal medyayı takip etme!

Dördüncü Kural: Sağlık ve beslenmeyi hayatının ana gündemi yapma!

İki ve üç zaten birbirini tamamlıyor. Öğreneceğim yeni bir şey kalmadı. Temel bazı bilgiler var, sağlıklı beslenme denildiğinde. Gerisi aynı bilgilerin makyajlı hali. 

Ayrıca


Sosyal medyada çok fazla hastalıktan bahsediliyor. Gereksiz yere panik oluyor insan. Kanserden korkutarak, brokoli yemeyi tavsiye eden bir kaynaktan gelecek fayda gelmesin, rica ederim. Sürekli felaket haberleri, en kötü senaryolar... Buna can mı dayanır? Kötü hastalığa yakalansa insan, daha az bıkar, gerçekten. İşte bunlar hep depo şişirici, vicdan söktürücü kötü içerikler.



Bir de sağlıklı olan aslında aşağı yukarı belli. Birbirine en zıt düşen uzmanın bile, aynı fikirde olduğu bir sürü bilgi var. Onları bile insan uyarlasa kendine, allah aşkına yaban mersini ya da kvas içmek de teferruat kalıversin. Kısacası ne yemeliyiz, ne görünce 'hayır' demeliyiz, artık bi zahmet öğrendik. Neyi takip edelim ki? Biraz da ben ve benim vücudum arasında kalmasın mı sağlığı hissetmek?

Gerçi sosyal medyayı tam bırakmadım ama napıyorum? Günün sonunda, çok kısa bi göz atıyorum. Görmüyorum bile çoğu zaman sağlıklı beslenme içeriklerini. Onları tek tek ayıklayıp, unfollow yapmak da bir seçenek, vakit bulursam.

Bir ve dördüncü kural da benim eskiden çok sık yaptığım hatalar. Sağlıklı beslenmeye bir din gibi inanır, bütün cevapları orada arardım. Şimdi abartmadan, normalleştirerek entegre etmeyi istedim. Çünkü bir şeyin benimle kalıcı devam edebilmesi için, normal olması gerekiyordu. Hani şu sigarayı yeni bırakanların, sürekli sigaradan bahsetmesi gibi. Sigara içenleri, 'ay bırak şunu içmeyi' eleştirmesi gibi (afedersin görgüsüzlük resmen) Ben de önceden düzenli salata yediğimi sağır sultana duyurmak istiyor; bir selam verene onlarca kez kefirin yararlarını anlatıyordum. 

Kısacası sağlıklı beslenme konusunda, depomu boşaltırken, vicdan yaptıracak 'takıntılı' bir yaşam tarzından uzaklaşıyor ve bugüne kadar öğrendiğim, bana iyi geldiğini düşündüğüm basit ve belli miktarlarda gıdalarla, yola devam ediyorum. Hayatı basitleştirmenin bir parçası olarak, mutfağımı, dolabımı, tabağımı ve alışveriş sepetimi sadeleştiriyorum. Ve her zamankinden daha iyi hissediyorum!
Share:
Devamı